ahmet altan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmet altan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2012 Cuma

Ahmet Altan Kitapları* Eskiden Okuduklarım -8-

Okuduğum kitaplar arşivim maalesef hala tamamlanmadı. Bilgisayar ortamına aktarmam gereken bir kaç ajanda dolusu kitap notlarım var. Bir türlü zaman bulup yazamadım. Neyse onlara da sıra gelir umarım:)
Bu kez okuduğum -sadece pc ortamına aktarabildiğim- Ahmet Altan kitaplarından bir derleme yapıyorum.
-Aldatmak- romanını daha önce burada paylaşmıştım.


İSYAN GÜNLERİNDE AŞK

Yazarı: Ahmet ALTAN
Yayın Hakları: Can Yayınları Ltd. Şti.
-         1.Baskı / 50.000 adet / 2001
Türü: Roman     /        - 468 sayfa


Kitaptan Alıntılar,

* Geriye döndüklerinde doğumlarının ardına geçemiyorlar, ileriye yürüdüklerinde ölümlerinden öteye atlayamıyorlardı; artık sonsuza dek, doğdukları anla öldükleri an arasında dolaşmak zorundaydılar.

* Zamanında vazgeçebilen biri yeniden kazanabilir belki ama vazgeçmekte geç kalan birinin hiç kazanma şansı yok…

* Bundan sonra hayat sadece bir mecburiyet benim için, hatta inanır mısınız, bir mahkumiyet…

* Kader beni kendisini eğlendirmek için yarattı, demişti.

* Evi ev yapan, evin duvarlarına zaman içinde sinen insan kokusu, yemek kokusu, eski eşya kokusu da yoktu; sesler gibi kokular da kaybolmuş, büyük bir kazadan sonra hafızasını kaybeden biri gibi ev kendi geçmişini kaybetmişti.

* Kibir şeytanındır.

* Beş dakika vakit kazanırsan bazen bütün kaderi değiştirirsin.

* … kendi kederiyle buğulanmış siyah gözleri, ruhundaki huzursuzluğu ancak başkalarına huzur dağıtarak yatıştırabilen birinin, insanlarının acılarını her zaman dinlemeye hazır sabrı, içindeki kasırgaları örtebilmesi için bir şal gibi sarındığı sükuneti, hayatın getirdiği hayal kırıklıklarını ıstıraplı bir küçümseyişle taşımasına yardımcı olan büyük inancı, duyan herkesin içine bir ferahlık veren ve semavi bir kaynaktan dökülüyormuş gibi gelen sesi, Tanrıya yaklaşabilmek için insana yaklaşması gerektiğine inanan tevazuu ve efsanevi kudretiyle,…

* Hiçbir hakikat yeterince hakiki değildi.

* Hakikat çok kere bulduğumuzu sandığımız yerde değil, kolay ele geçen hakikatlerden daima şüphe duymuşumdur… İnanırım ki hakikati ele geçirmek için her vakit biraz Ahmet ihtiza eder, kolayca yakaladığımızı sandığımız hakikatler çoğu kere hakikat adına yakalansın diye ortaya salınmış yalanlardır.

* Kimseyi kendi ölçülerinle yargılama, herkesi kendi ölçüleriyle yargıla. Ahlaksız, benim ahlakıma uymayan değildir, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır.

* Ancak daha sonra, büyük acılar karşısında insanların küçük sorunlara sığındığını anlayabilecekti.
Okuduğum tarih: 26 Haziran 2003

Yazar Hakkında Bilgi= Ahmet Altan, 1950 yılında doğdu. Orta ve lise öğrenimini çeşitli okullarda dolaşarak tamamladıktan sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne devam etti, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. Yirmidört yaşında gazeteciliğe başladı. Gece muhabirliğinden, genel yayın müdürlüğüne kadar gazeteciliğin hemen hemen bütün kademelerinde çalıştı. 1987 yılında köşe yazarı oldu, 1990 da genel yayın müdürü iken gazeteciliğe ara verdi. Çeşitli tv programları hazırladı. Birçok yazısından dolayı yargılandı ve 1995 yılında bir buçuk yıl hapse mahkum edildi. İlk romanı Dört Mevsim Sonbahar 1982 de yayınlandı. 1985 de yayınlanan ikinci kitabı Sudaki İz, toplatıldı ve müstehcenlikten yargılanarak mahkeme kararıyla yakıldı. Üçüncü romanı Yalnızlığın Özel Tarihi 1991 de basıldı. Dördüncü romanı olan Tehlikeli Masallar 1996 Ekiminde yayınlandı ve rekor sayılacak baskı sayısına ulaştı. Deneme kitapları Geceyarısı Şarkıları 1995 de, Karanlıkta Sabah Kuşları 1997 de yayımlandı. Ahmet Atlanın 1998 de yayımlanan romanı Kılıç Yarası Gibi, 1999 yılı Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı.

ARKA KAPAK –

        Yakın tarihimize damgasını vuran 31 Mart Vakası’nın çevresinde gelişen İsyan Günlerinde Aşk, insanın en derinlerinde saklı olan duyguları bile şaşırtıcı bir aydınlıkla gösteren bir roman. İnsanları ustalıkla anlatırken tarihin de onlar gibi sırları, yalanları, ihanetleri, asla açığa çıkarmaya yanaşmadığı karanlık yanları olduğunu hatırlatıyor. İsyan Günlerinde Aşk, bütün bir yüzyılı sarsan bir ayaklanmanın içinde yaşayanların aşkları, tutkuları, acılarıyla dokunmuş. Bu kitabı okuduktan sonra bir daha unutamayacaksınız.
         Aşk ve insanı pek az yazar onun gibi anlatabildi…



   YALNIZLIĞIN ÖZEL TARİHİ

Yazarı: Ahmet ALTAN
Yayın Hakları: Can Yayınları
-         1.basım, 1991               - 5.basım, 1997    - 9.basım, 1999
-         2.basım, 1991               - 6.basım, 1998    - 10.basım, 2000
-         3.basım, 1994               - 7.basım, 1998    - 11.basım, 2001
-         4.basım, 1997               - 8.basım, 1999    - 12.basım, 2002

Kitaptan Alıntılar,

* Kapri Adası’nın alt kısmında İmparator Tiberius’un bir vakitler yüzdüğü bir mağara var, ben oraya girmiştim bir keresinde… Sandalla giriliyor mağaranın içine, dışarıdaki aydınlıktan sonra mağara kapkaranlık gözüküyor. Sandal mağaranın dibine doğru yaklaşıyor, oradan mağaranın ortasında duran birine bağırdığında sesin duyulmuyor, uğultunun içinde kayboluyor ses, ama ağzını duvara yaklaştırıp söylediklerini rahatlıkla dinleyebiliyor insan… Garip bir ses düzeni var o mağaranın içinde, niye öyle bilmiyorum… İnsan karanlık bir mağaranın içinde sesini duymak için elinde olmadan bağırmak istiyor, oysa mağaranın duvarına yaklaşıp yavaşça konuşmak sesini duyurmaya  yeterli… Ama bunu bilemezsin ki, duvarın neresine ağzını yaklaştıracağını, mağaranın öbür ucunda seni kimin dinlediğini bilemezsin, sesini duyurup duyuramayacağından, mağaranın içinde yalnız olup olmadığından emin olamazsın ki… Birinin bunu sana söylemesi gerekir, ben öbür köşede seni dinliyorum, yalnız değilsin, yavaşça konuşursan seni duyarım demesi gerekir… Bunu da her zaman söylemezler insana ve anlamsız yere, sesini duyuramadan bağırmak zorunda kalabilirsin…

* Mutsuz insanlar hep bir şeyler beklerler, bunu biliyorum, çünkü ben de hep bir şeyler bekliyorum, ama bir şeyler beklediğim için mi mutsuzum, yoksa mutsuz olduğum için mi bir şeyler bekliyorum onu anlayamıyorum. Hep bir şeyler bekliyorum, bir şeyler ama nedir o beklediğim, o her yerde aradığım, her seste, her bakışta, kapının ya da telefonun her çalışında ısrarla bulmaya çalıştığım, hiç bulamayıp da hep bulmayı beklediğim şey ne? Beklediğim şeyin adı yok aslında, ama bütün mutsuzlar gibi ben de bekliyorum işte, bir şey bekliyorum, adı olmayan, belki kendisi de olmayan bir şey.

* Gençlik gibi yaşlılık da geçici.

* Bütün hayatınca rakamları yazıyorsun yazıyorsun, sonra yaşlanıyorsun, bir çizgi çizip yazdıklarını topluyorsun, bir de bakıyorsun sonuç yanlış, bütün hayatınca yanlış rakamlar yazmışsın. Düzeltemiyorsun da…
         Belki rakamlar yanlış değildir  de, onları toplayıp bir sonuç çıkarmak zorunda kalmak yanlış belki…

Okuduğum tarih: 9 Ekim 2003

ARKA KAPAK –

Yalnızlığın Özel Tarihi, mutsuz insanların arayışlarıyla dolu bir roman. Roman kişileri, tam bir sevgisizliği yaşarlar. İttihat ve Terakki kökenli Hüsrev Bey, deli dolu yaşamı içinde, sevginin yerine cinayeti koyar.Ona bakılırsa birini öldürmek, onu sevmekten daha kolaydır. Son günlerinde şaşkınlıkla, korkarak da olsa yakalar aşkı ama geç kalmıştır. Nermin de aşkı aramaktadır. Bir erkek, onun için acı çekmeye başladı mı, Nermin bırakır gider onu. Çünkü ona göre aşkın kendine özgü bir özel tarihi vardır, savaşlarla, yenilgilerle, acılarla, yıkımlarla, ateşkeslerle süren bir tarih. Bu özel tarihte, büyük ve genel tarih gibi, sevinçleri ve mutlulukları görmezden gelir, yalnızca acıları, yıkımları yazar. Müberranım ise, aşk içinde olduğu halde, aşksızlığın kuruttuğu biridir; bu yüzden gizli, bastırılmış duyguların bedelini oldukça pahalıya öder. Ahmet Altan, bu kez çarpıcı, -  özel – bir roman sunuyor bize.




                                   TEHLİKELİ MASALLAR

Yazarı: Ahmet ALTAN
Yayın Hakları: Can Yayınları
-         1.-19. basım: 1996
-         20.-45. basım: 1997
-         46.-47. basım: 1998
-         57.basım
Türü: Roman     /        251 sayfa

Kitaptan Alıntı,

* Yüzü değişkendi, yüzünün çizgilerini insanın belleğine hapsetmesine olanak yoktu, bitmemiş bir resim gibi çizgileri sürekli değişiyordu.

Okuduğum tarih: 10 Kasım 2003 

ARKA KAPAK –

‘Yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım, yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimse olmadığı için yalnızım ben.’
‘Deneyimleriyle, içine aşk karışmamış her ilişkinin iyi gittiğini, aşkın ise bütün ilişkiyi karmaşık hale getirdiğini anlamıştım; buna rağmen kendimi tutamayıp gene aşkın o çetrefil, hırpalayıcı, karışık, acılarla dolu, vahşi, bencil ve düşmanca yollarında gezinmeye dalıyordum, iyinin ve kötünün bu kadar açık biçimde önümde durduğu bir seçimde neden kötü olanı, yani aşkı seçtiğimi kavrayamıyorum.Tek bildiğim, aşk, bütün bu tehlikeleri göze aldıracak kadar çekiciydi ve o çekiciliğin kenarında dolaşıp biraz eğlenip sonra yoluma devam ederim dersen, farkına bile varmadan sınırı aşıp aşkın ormanlarına dalıveriyordun.
Tehlikeli Masallar2ın kahramanı böyle söylüyor. Ahmet Altan, bu son romanında, vazgeçilemeyen bir eski sevgiliye, yeni bir sevgili arasında gidip gelen bir yalnız’ın öyküsünü anlatıyor. Müthiş bir gözlem, ustaca bir kurgu, açık, anlaşılır bir anlatımla sevginin ve aşkın en güzel örneklerinden biri. Tehlikeli Masallar’ın yılın romanı olacağını hep birlikte göreceğiz.



KRİSTAL DENİZALTI

Yazarı: Ahmet ALTAN
Yayın Hakları: Can Yayınları
-         1. basım: 2001
-         2. basım: 2001
Türü: Denemeler         /        - 165 sayfa 

Kitaptan Alıntılar,

* Karen Blixen: Ölümsüz Öykü (kitap)

* Stefan Zweig: Meçhul Bir Kadından Mektup (kitap)

* Graham Grene: Zor Tercih (kitap)

* Hastalıklı bir oburlukla topladığım, eve gidene kadar otobüste hepsinden birer ikişer satır okuyup tanımaya çalıştığım kitaplar…

* Proust’un alabildiğine uzun tutulmuş kitapların içinden çekip çıkardığı alıntılar ise, çevrelerindeki satırlardan soyunup çırılçıplak kalmalarının keskinliğiyle daha çok işliyordu okuyanın içine.

* ‘İki insan ayrılırken, şefkatli konuşan taraf aşık olmayan taraftır.’

 * Ama birkaç defa adam vuran Villon’u katil diye, Genet’yi hırsız diye, Defoe’yi sahtekar diye, Dostoyevski’yi kumarbaz diye, Balzac’ı dolandırıcı diye, Pound’u hain diye, Baulelaire’i kokainman diye, Poe’yu alkolik diye, Marlow’u jurnalci diye, Ehrenburg’u casus diye, Michelangelo’yu bencil diye, Hamsun’u faşist diye sanat dünyasından dışlayıp onları tarihin paryaları diye lanetlemeye kalkışırsanız, onların değil sizin hayatınız eksilir.

 * Wagner’in hayatını anlatan bir belgeselde, müzik anlayışını temellerinden sarsan bu tuhaf dahinin karısı Cosimna’yla ilişkileri için sunucunun söylediği sözü unutmak pek kolay değildir:
         - Wagner’le Cosima çok iyi anlaşıyorlardı, Cosima, Wagner’i seviyordu, Wagner de Wagner’i seviyordu.

* Mozart’ın hayatını anlatan ‘Amadeus’ piyesi.
    Mozart: Ben bayağı biriyim ama yazdıklarım öyle değildir.

* Belki de insanın zaman zaman, kendi hayatına, kendi dönemine ‘geçmiş’ gibi bakması, zihnini bugünden alıp bir lahzalığına da olsa geleceğe taşıması, bugün yaşananları ve yaşananların manasızlığını daha açık, daha berrak görmesine yardımcı oluyor.
           O vakit, önemli olanla önemsiz olanı birbirinden ayırt etmek, zamanın eleğini kendi elinde tutup manasızlıkları hayatından elemek daha kolay geliyor.
           Bir düşünsenize, bugün yaşadıklarınızdan hangisi elli yıl sonra önemli gözükecek?
           Hatta yaşadıklarınızdan kaçı hatırlanacak?
           Gelecekten kendinize baktığınızda, hayatınızı tümden manasız bulabileceğiniz gibi, bu manasızlıklardan sıyrılmak, manalı bir şeyler yaşamak isteğini de hissedebilirsiniz.

* Meyvelerin bozulmasından lezzetli ve yakıcı içkiler elde edilmesi gibi insanların bozulmasından da baş döndürücü    bir çekicilik mi doğuyordu?
           ‘Niye bağlanırız bir insana?’ diye sorulduğunda, ‘İçkileri meyvelerden çok sevdiğimiz için’, deriz.
        * Sanırım kuvvetli bağları, bağlandıklarımızdaki büyük zayıflıklar güçlendiriyor.
 Okuduğum tarih: 24 Kasım 2003

ARKA KAPAK –

         Benim de o kristal denizaltıya binmişliğim var.
         Süt buğusu gibi solgun maviliğin yayıldığı ıssız bir sabah vakti, dönüp dönmeyeceğini bilmediğin bir yolculuğa çıkmak için ürpertilerle binip kapaklarını kapatırsın.
         Eğer dönersen, başka biri olarak döneceksindir yolculuğundan.
         O denizaltı bir yere gitmez.
         Giden sensindir.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Toplu Kitap Paylaşımı:) * Eskiden Okuduklarım -7-

Okuduğum kitaplar arşivimdeki notları ara ara sizlerle paylaşıyorum. Hepsini bitirmek zaman alacak. O yüzden bu sefer toplu bir paylaşım yapmak istiyorum. Kısa alıntılar yaptığım bir kaç kitabı birlikte sunuyorum sizlere:)
Kitapları okuduğum tarihler 2002 ve 2003.



*** Farklı bir atmosfer. Eski zamanlarda geçen bir hikaye. Araba Sevdası ama bildiğimiz motorlu araçlar değil tabii ki:)) Fayton tarzı, atların çektiği, süslü arabalar. Kitapta zorlandığım nokta sürekli Fransızca cümlelerin kullanılmış olması. Sayfa sonlarında Türkçe karşılıkları var ama okumayı zorlaştırıyor.
Okuduğum tarih: 15 Kasım 2003


ARABA SEVDASI


Yazarı: Recaizade Mahmut Ekrem
Yayın Hakları: Boyut Matbaacılık A.Ş.
-         1.basım

Yazar Hakkında Bilgi= (1874-1914) Recaizade Mahmut Ekrem ortaöğretimini Beyazıt Rüştiyesi ile Mekteb-i İrfan’da tamamladı. Harbiye İdadi’sindeki öğrenimini yarıda bırakarak Hariciye Nezareti Mektubi Kalemine girdi (1862). Burada Leskofçalı Galip, Hersekli Arif Hikmet, Namık Kemal gibi dönemin düşün ve sanat adamlarıyla tanıştı. Fransızca öğrendi. Daha sonra Vergi Umumi İdaresi Kalemi’nde, Devler Şürası Muavinliği ve üyeliğinde, Mülkiye Mektebi’nde ve Galatasaray’da edebiyat muallimliği görevlerinde bulundu (1866-1885). Kısa süre evkaf nazırlığı görevinden sonra ayan azalığına seçildi. Bu görevdeyken öldü. Namık Kemal’in Avrupa’ya kaçtığı zaman Tasvir-i Efkar’ı (1867) yöneterek gazeteciliğe başlayan Recaizade, şiir, roman, oyun, edebiyat tarihi türlerindeki eserleriyle yenilik edebiyatının temsilcilerinden oldu. Eskiye bağlı yazarlarla yaptığı tartışmalarla ün kazandı. Hamit’in, daha sonra Tevfik Fikret’in girişimlerini destekledi. Şiirlerinde genellikle bireysel temaları işledi. Betimlemelerde yabancı sözcük ve tamlamalar kullandı. ‘Muhsin Bey’ ve ‘Şemsa’ adlı uzun öykülerinin Nazım Kemal üslubuyla yazılmış şairane tasvirlerle dolu, basit öyküler sayılmasına karşılık gerçekçi bir yöntemle yazdığı ‘Araba Sevdası’ ilk başarılı roman örneklerinden biri olarak kabul edildi.

       Eserleri: Afife Anjelik (oyun, 1870) – Nağme-i Seher (şiirler, 1871) – Vuslat yahud Süreksiz Sevinç (oyun, 1874) – Talim-i Edebiyat (edebiyat ve sanat yazıları, 1879) – Zemzeme (şiirler, 3 cilt, 1883-1885) – Takdir-i Elhan (1883) – Muhsin Bey yahud Şairliğin Hazin Bir Neticesi (uzun öykü, 1889) – Şemsa (uzun öykü, 1896) – Araba Sevdası (roman, 1896) – Nijat Ekrem (şiirler, anılar, 1911) – Çok Bilen Çok Yanılır (oyun, 1914)

‘Araba Sevdası’ Romanının Konusu: Konu, babadan kalma servetini batılı yaşayışa özenerek pervasızca harcayan küçük yaştan beri yanlış yolda eğitilen bir gencin aşkıdır.
         Araba Sevdası, eski vezirlerden birinin çocuğu olup küçük yaşta babasını kaybetmiş, anne elinde düzenli bir eğitim görmemiş, daha çok paralı hocaların ciddiyetten uzak dersleriyle uğraşmış, konak hayatı içinde sıkışıp kalmış ve bu yüzden de hayatın gerçek yönlerini tanıyamamış, üstelik bir de dönemin Fransız yaşayış tarzına ve modasına kendini kaptırmış bir gencin, Bihruz Bey’in romanıdır. Bu hayat tarzını renklendirmek için de iki esas unsur seçilmiş: Araba sevdası ve aşk. Bu iki unsur, birbiri ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bir anlamda araba sevdası, Bihruz’un aşkını doğurur. Böylece Bihruz’un hayatı bir üçlü kısır döngü üzerine oturtulmuştur. Konak hayatı, batılı yaşayış tarzının sergilendiği seyir yerleri (araba modasının yaygın olduğu Çamlıca sefaları ve Beyoğlu) ve aşk hayatı.
         Dönemin modası olan araba sefası, Bihruz’un konaktan daha geniş çevreye açılmasını sağlar. Çamlıca Millet Bahçesi, onun aşkı için uygun bir zemin olur. Vak’a boyunca olaylar zinciri bu üçlü çerçeve içinde gelişmesini sürdürür. Böylece romanın ‘ana düğüm’ü, ‘babadan kalma gelirini batılı yaşayışa özenerek bol keseden harcayan ve İstanbul’un gözde mesirelerinden Çamlıca Bahçesi’nde karşılaştığı sıradan bir kadına, Perveriş’e ilk görüşte aşık olan Bihruz Bey’in yeni yeni gelişecek olaylar içinde sonunun ne olacağı’ biçiminde atılır. Bu aşk unsuru içine bir de Keşfi Bey’in yalanları eklenir. Bu yalanlar, Bihruz’un romantik aşkını kamçılar, bundan ötürü ağıtlar düzülür. Romanın sonunda gerçek sevgili ile yüz yüze geliş sergilenir. Ancak bu, bir kazanç değil kayıptır. Hem de üçlü bir kayıp. Şöyle ki babadan kalma servet yok olmuş, süslü ve gösterili arabaya alacaklılar el koymuş, daha acısı aşkı, sevgilisi tarafından alaya alınmıştır.
     
   ‘Araba Sevdası’ Romanıyla İlgili Değerlendirme ve Eleştiriler –
        ‘Araba Sevdası’ Namık Kemal’in ‘İntibah’, Ahmet Mithat Efendi’nin ‘Felatun Bey ile Rakım Efendi’den sonra, üzerinde en çok durulması gereken üçüncü Tanzimat Romanı’dır. Recaizade’nin otuz yaşlarında yazdığı, kırk dokuz yaşında yayımladığı bu roman; İstanbul’un renkli karakterlerini, eğlencelerini, mesine yerlerini, alafrangalığa özenen züppeleri, özellikle Abdulhamit döneminin paşazadelerini, zevk özelliklerini gerçekçi bir gözlemle yansıtmaya çalışır. Yaşam izlenimlerinden çıkarılmış gibidir. ‘Şemsa’ ile ‘Muhsin Bey’ uzun hikayelerinden sonraki ustalığını gösterir. Romantizmden realizme geçen ilk romanımız sayılır. Yöresel, yergiseli töresel yanları ağır basar.
                                               Seyfi Kemal Karaalioğlu

‘Eserde, Batılılaşmayı hazmedemeyen züppe tipi verilmiştir. Romanın kahramanı Bihruz Bey, birçok noktalarda, Ahmet Mithat’ın Felatun Bey’ine benzemektedir. Vak’ası 1869 yılında geçen eser, gözlemlere dayanılarak, realist bir yöntemle yazılmıştır.’
                                       Cevdet Kudret

‘Romanda mevzu basit ve şahıslar çok az olmakla beraber, mevcut şahısları hakiki mevcudiyetleriyle bize tanıtmaya çok muvaffak olmuştur. Ekrem Bey’in başka yazılarındaki üslubunda görülen tekellüf bu romanın üslubunda görülmez. Alafrangalığa özenen bir gencin gülünç hayatını tasvir ederken, çok hakiki sahneler meydana getirmeye muvaffak olmuştur.’
                                               Agah Sırrı

‘Muharrir, oldukça zengin ve beyinsiz bir delikanlının geçirdiği bir aşk macerası etrafında günün terbiye meseleleri, hususi ders veren ecnebiler, alafrangalık merakı gibi devrin içtimai dertlerini toplar. Yalnız kitabın bir kusuru vardır; o da Ekrem Bey’in hiç yapamayacağı işe, hiciv ve mizaha merak etmesidir. Bu yüzden üslubu beyhude yere ağırlaşır ve roman hızını kaybeder.’
                                        Ahmet Hamdi Tanpınar

‘Romanda, gerek vak’a, gerekse karakterler tamamiyle tabii ve yerlidir. Karakterlerin ve olayların tasvirinde realizme son derece sadık kalınmış ve Türk romanında 1880’de yer almaya başlamış olanı realist eğilime başarılı bir örnek kazandırılmıştır. Ancak, eserin yazılmış olduğu sırada yayımlanmamış olması ve hatta tamamiyle romantik karakterdeki iki hikayesinin (Muhsin Bey, Şemsa) daha önce yayımlanmış bulunması, yazarın bu yönünden tanınmasına imkan bırakmadığı gibi, realizmin Türk romanında yerleşmesinde de tesiri olamamıştır.
                                               Kenan Akyüz

        OKUYUCULARA-

Biliniyor ki insan eğlencesiz yaşayamaz. Ben kulunuz gibi yalnızlığı sevenler içinse okuma ya da yazmadan iyi eğlence olamaz. Şu kadar ki, bu biçimde sürekli uğraşı ve özellikle ağırbaşlı olunca yorgunluğuna katlanmak olası değildir. Böyle olunca yoğunluğu az, eğlencesi çok uğraşlar aranmak doğaldır. İşte bu gereksinimin itişiyledir ki, arasıra böyle şeyler yazarak vakit öldürmek zorunda kalıyorum.
İyi bilirim ki içimizde bu türlü uğraşları, örneğin satranç oynamaktan on kat gereksiz, bahçe kazmaktan on kat yararsız sayanlar az değildir. Belki bu yargı doğrudur. Neye yarar ki ben satrancı merak edemedim, bahçe kazmaya ise mevsim elverişliliği yok.
‘Muhsin Bey’ öyküsü hiçbir şey değilken, okuyanlarca epey ilgi gördüğü için, bu öykünün de yayımlanmasına cesaret edildi. Niyetim, bunları birkaç parçaya ulaştırmak ve ondan sonra daha büyüklerini de yazmaktır.
İnsanlıkla ilgili olarak her gün çevremizde geçen uyarıcı olaylara ve ortaya çıkan durumlara şiir ve felsefe açısından bakılırsa; hepsi az çok hazin görünür. Bunlardan birtakımının acıma ağıdı ile, öbür kesiminin şaşkınlık gülümsemesi ise karşılanmasındaki ayrım, olayların özündeki acılığa değil, değerlendirme koşullu olan büyük küçük öyküler ise insanlık olaylarının ve durumlarının uyarıcı birer aynasıdır.
Bu görüşe göre ‘Muhsin Bey’ öyküsü, okurlarca ağlanacak şeylerden görülmüş olmakla birlikte, bu ‘Araba Sevdası’ gülünecek durumlardan sayılsa gerektir. Ancak dikkat edilirse bu, ondan elbette daha çok üzgülü, elbette daha çok acıklıdır.
                                               İstinye,
                                      16 Kasım 1305 (1889)
                  Recaizade Mahmut Ekrem

SON SÖZ –

‘Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası romanı, yalın bir realist metodla ele alınmış değildir ve doğrudan doğruya realistlere bağlanma iddiasında da değildir, fakat kuruluşu, mevzuu, tipleri, psikolojik tahlilleri, tasvirleri bakımından Türk realist romanına önemli bir örnek teşkil edecek mahiyettedir.’
                                                        Güzin Gino

‘Recaizade Bihruz Bey’de bir alafranga züppe tipini canlandırırken, ilk kez, bu tipin iç dünyasını da vermeye çalışıyor. Bihruz Bey’i yalnız giyimiyle kuşamıyla değil duygularıyla, düşünceleriyle de betimlemeye çalışır. Bunun için o zamana kadar edebiyatımızdaki görülmeyen yeni teknikleri kullanıyor: Gerçekçi betimlemeler, iç monolog ve giderek bilinç akışı tekniği.’
                                                        Fethi Naci




                                               BAŞIM BELADA
                                                                 
2002 yılında Moda'da Fazıl'la  dolaşırken Başım Belada’yı bir tezgahta görüp şaşırdığımı hatırlıyorum çünkü kitaptan hiç haberim yoktu. Merakla hemen almıştım:)
        
Kitaptan Alıntılar,

Kitapta dikkatimi, ilgimi çeken yerleri fosforlu kalemle belirledim. Bunlardan en çok hoşuma giden birkaçı;

* Hasan Hüseyin Demirel’in Nazlı, Ahmet Kaya’nın da Çiğdem adında göremedikleri kızları vardı. Hasan Hüseyin Demirel anlatıyor: Eşlerimizden boşanmıştık, göremediğimiz çocuklarımız vardı. Hatta bir konserimizi de onlara ithaf ettik. – Kayaların dibinde bir Nazlı Çiğdem – koymuştuk konserin adını.

* Kaset gerçekten inandıkları gibi büyük bir patlama yapmıştı. Bu patlamaya müzik piyasası da şaşırmıştı. Belki şaşırmayan sadece iki kişi vardı: Ahmet ve Gülten.

* Onun tek isteği vardı, müziğiyle uğraşmak. Bunun da tek yolu vardı, başka işte çalışmamak.

* Sürgün gittiği diyar için, - Yağmurlarını bile tanımadığım – bir şehir diyordu. – İçkisini bile sevemediği bu diyarda...
Okuduğum tarih: Eylül , 2002

Yazarı: Ferzende KAYA

Yayın Hakları: Anka Yayınları
-         5.Basım, Ağustos 2002

Yazar Hakkında Bilgi= Ferzende Kaya, Van / Başkale doğumlu. Gazeteciliğe lise yıllarında başladı. Uzun süre OHAL Bölgesinde görev yaptı. Aralarında, AA, Politika, Selam, Nokta, Radikal / Ekler, Yeni Gündem, Öküz ve Turkısh Daily Newsin de bulunduğu çok sayıda kurumda çalıştı, yazdı. Kürt sorunu, insan hakları ve Orta Doğu üzerine çok sayıda araştırması yayınlandı. Medya eleştirmenliği ve müzik yazarlığı da yapan Kaya, halen USA Newport University’de İletişim Psikolojisi üzerine yüksek öğrenimini sürdürüyor.

SON SÖZ –

Ahmet Kaya bir şarkıcıydı. Çocuksuydu. Öfkeliydi. Yaralıydı. Ve hayatının son döneminde yağmurlarını tanımadığı şehirlerde yalnızdı. Dilini bilmediği bir şehirde, karısının ve kızının kolları arasında öldü. Çabucak öldü. Bir çocuk gibi öldü. Daha önce sürgünde ölenler gibi yalnızlığıyla parçalanarak öldü. Tanımadığı bir ülkenin topraklarına gömüldü. Artık bacağı kırık mangalını yakamayacak, dostlarıyla rakı içemeyecek, doğduğu toprakları bir daha göremeyecek. Bir daha şarkı söyleyemeyecek. Ah keşke şarkı söyleyebilseydim. Kürtçe bir şarkı söylerdim onun için. Yalnızlık üzerine bir şarkı, ölüm üzerine bir şarkı. – Şarkı söyleyen çocukları sevin - diye bir şarkı. – Ben öldüğümde kimse memleketimi sevmediğimi söylemesin – diye vasiyet eden birini anlatan bir şarkı. Kürtçe bir şarkı söylerdim onun için. Eğer şarkı söylemeyi bilseydim. O, şarkı söylemeyi biliyordu.
                                                                  AHMET ALTAN



ALDATMAK

Allah kimseyi şaşırtmasın. (AMİN)

Kitaptan Alıntı,

* İspanyolların bir atasözü var, çalışmak insanın değerli vaktini harcamasıdır, derler.

Okuduğum tarih: 1 Kasım 2003


Yazarı: Ahmet ALTAN
Yayın Hakları: Can Yayınları
(canyayinlari.com)
-         1. basım: Eylül 2002 – 50.000 adet
-         2. basım: Eylül 2002 – 50.000 adet
-         3. basım: Ekim 2002 – 50.000 adet
Türü: Roman     /        239 sayfa
Yazar Hakkında Bilgi= Bknz. 1. defter İsyan Günlerinde Aşk

SON SÖZ –

        ‘Onunla bir kere daha buluşması, yaşadıklarını bir kaçamak olmaktan çıkaracak, kendisini bir labirent gibi içine alıp bu yaşananları bir daha kolay kolay dışına çıkılamayacak bir maceraya dönüştürecekti. Bunu hissediyordu. Kaçacaksa şimdi kaçmalıydı, daha sonra çok geç olacaktı. Böyle olacağını hissettiği, hatta bildiği halde kaçmak istemiyordu. Yaşadıklarının yarattığı heyecan ve zevk kadar, hatta belki de daha çok, bundan sonra neleri yaşayacağına dair içindeki merak, kaçmasına izin vermiyordu.’
         Bu kitabı okuduktan sonra hayatınıza ve ilişkilerinize bir kez daha bakacak, hepsinin size şimdi çok daha değişik göründüğünü şaşırarak fark edeceksiniz.
         Aşkı ve insanı pek az yazar onun gibi anlatabildi…
                                    


ANNE KAFAMDA BİT VAR

Yaşanmış olaylar anlatıldığı için gerçekten ilgimi çekti. Tarık Akan’ın senelerdir bir sürü filmini seyreden bir kişi olarak, başından geçenleri okumak çok çarpıcı geldi bana.

Kitaptan Alıntılar,

* Tarık Akan hapisten çıktığı an;
    Yanıma eli tüfekli bir er geldi: - Ne o hemşerim, ne bekliyorsun? –
-         Ne yana gideceğim, onu düşünüyorum -, dedim. Eliyle şöyle – SOL – yanı, yukarıyı gösterdi.Üsküdar’a doğru yürümeye başladım.

  Okuduğum tarih: Ekim , 2002


Yazarı: Tarık AKAN
Yayın Hakları: Can Yayınları
-         1.Basım: 2002
-         2.Basım:2002
Türü: Anı

SON SÖZ –

- Sana hiçbir şey olmayacak, göreceksin bak . Elini kolunu sallayarak dışarı çıkacaksın. – Uçak havaalanına yaklaşırken Müjdat ( Gezen ) beni yatıştırmaya çalışıyordu. Onu duymuyor gibiydim. Tutuklanacak olursam onun neler yapması gerektiğini düşünmeye çalıştım; tanıdık birkaç kişinin adını saydım. – Onları hemen ara, avukatımı devreye sok -, dedim; bir de bütün gazeteleri aramasını tembihledim. Durduk. Herkes hareketlendi, ben bir türlü yerimden kalkmak istemiyordum. Gönülsüz, ağır hareketler ediyordum. Müjdat’a döndüm: - Beni götürürlerse bavulumu sen al -, dedim. – Bavulla şubeye gitmek istemiyorum. Yan ceplerinden birinde telefon defterim var, onu yok et… -
Sinema sanatçısı Tarık Akan, 80 askeri darbesinin hemen ardından, 1981 başlarında Almanya’da yaptığı bir konuşma yüzünden yurda dönüşünde tutuklanır. Bu tutuklamanın nedeni,sağcı bir gazetenin manşete çıkardığı yanlı ve yalan haberdir. Böylece, uzun bir yargılanma süreci başlar. Siyasi Şube, sorgulanmalar, itilip kakılmalar, aşağılanmalar, soğuk hücreler, bitli – fareli koğuşlar, sağcılar, solcular, devrimciler, TKP’liler, idamlıklar… Ününün doruğundaki Tarık Akan’ın aylar boyu içinde bulunacağı ortam budur. Uzun zaman sonra aklanıp özgür kalan Tarık Akan, aradan yıllar geçse de o günlerin baskılarını, acılarını unutamaz; tek çıkış yolu, yaşadıklarını yazıya dökmektir. Anne Kafamda Bit Var, o karanlık dönemin bir tutanağı gibi. Son yirmi yıldır toplumsal içerikli filmlere yönelen ünlü sinema adamının az bilinen bir yönünü ortaya çıkaran anılarda ayrıca Şerif Gönen’den Atıf Yılmaz’a Orhan Apaydın’dan Barış Derneği Davasına kadar pek çok tanınmış ada ve önemli olaya yer verilirken, Yılmaz Güney cezaevindeyken gizli saklı çekilen Yol filminin bütün serüveni de dile getiriliyor.

                                    


                                 
  ASLINDA ÖZGÜRSÜN

Çok hızlı okunabilecek tarzda bir kitap.

Kitaptan Alıntılar,

* Bir Alman tüketici dergisi araştırma yapmış, 55 saç boyası için olumsuz rapor çıkmış. Bütün örneklerde, kansorejen ve alerjik, kısırlığa yol açabilen, deri tarafından emilebilen fenildiamin maddesine rastlanmış. Saç boyamaya ne kadar erken başlanırsa kanser riski de o kadar artıyormuş. Toluyen bilmem ne diye bir madde kullanılıyormuş, bu da bakterilerin genetik yapısını değiştiriyormuş.

* Hayatım tadını çıkart, uyku yarım ölümdür.

* Zaten zor ya da tuhaf şeyleri yaşarken bir süre sonrasını düşünsek, daha rahat davranabiliriz. (En sinir şeyler bile, üç beş ay sonra konuşurken nasıl değerini yitiriyor. Ölümüne kazaları bile sonradan gülerek anlatmıyor muyuz?)

* Aslında garip olan ne biliyor musun? Dünya hızla değişiyor, Globalleşmeymiş, küreselleşmeymiş, iletişimmiş, teknolojiymiş, her şey değişiyor. İnsan davranışları bile değişiyor. Değişmeyen tek şey evlilik. Evlilik kurumu dünyanın hiçbir yerinde değişmiyor.Olduğu gibi, aynen kalıyor. Bu nasıl oluyor? Batıda da kadınlar hala evlenmek, bir yuva kurmak istiyor. Burada ise her şey bin yıl öncesi gibi. O imzayı atmadan sevişememek, o imzayı atmadan doğuramamak, o imzayı attıktan sonra boşanmadan korkmak…Bu kadar demode, çağ dışı şeyler hala önemli. Çiftler, o ilk heyecan bittikten sonra, böylesine sıkıcılaşan ilişkinin asla düzelemeyeceğini biliyorlar aslında. Bir kıskaç, baş edilemeyecek bir kaos. Bugünkü aklım olsa… Ne kadar gereksiz bu kadar sorumlu, ama bu kadar değersiz hayatı yaşamak.

* … - Hep ikinci planda olmayı kabullenmek, hep uyum göstermek, hep karşındakini pohpohlamak ve kendini asla kavga etmemeye, sesini bile yükseltmemeye programlamak mutluluksa mutluydum – dedi. Bana anneannen böyle öğretmişti, bende onun dediklerini aynen yaptım. Bu kadar silik olmayı kabullenmek, hep onun arkasında durmaya katlanmak, evlendikten sonra bankadan ayrılıp, onun yükselmesi için çabalamak için tek nedenim vardı, onun dürüstlüğü, asla yalan söylememesi, o içimdeki güvenle evet belki mutluluktan uçmuyordum, ama huzurluydum, dedi. Tam kocasının ölümünü kabullenmiş, onun acısını içine bastırmaya karar vermişken, kıyasıya aldatılmış bir kadın oldu. (Kocası öldükten sonra eşinin yıllardır birlikte olduğu bir sevgilisi olduğunu öğreniyor. Aşk mektuplarını buluyor. Daha sonra o kadınla tanışıyor. Çok iyi dost oluyorlar ve birlikte seyahatlere çıkıyorlar.)

* Sonra dans etmeye başlıyorum. Kendi kendime, kendim için. Çılgın gibiyim, tam bir çılgın. Başım, kollarım, ellerim, kalçam, bacaklarım, sanki her biri bir enstrüman, sanki müzik benim, ben.

* Aldığın keyif mutsuzluklarının üstündeyse yaşa, ama mutsuzluklar keyfe ağır basıyorsa, çek git.

* Yuva dedikleri şey ne? Asık suratlı insanların bir araya gelip hiç konuşmadan, hatta saygısızca, yaşadıkları dört duvarsa eğer neden yıkılmasın?

* Hem denizle bire bir, Boğazı yaşıyorsun doya doya…

* O zaman, gideyim yatak odasına diyorum, yorganı üzerinden çekip alayım, kolundan tuttuğum gibi kaldırayım, - Dinle beni dinle Erkan – diye bağırayım. –ben rolümü bırakıyorum, bırakıyorum başkası oynasın ya da bu karakter bitsin bu oyunda. Hem zaten yönetmen kim? Kim karar verecek buna? Bana verilen rolü daha ne kadar oynayacağıma, üstlenmek istediğim rolleri başarıp başaramayacağıma… Kim karar verecek? Var mı bizim oyunumuzun bir yönetmeni? Bana bu rolü kim biçmiş, söyler misin kim?
Bayan Nihal ile Bay Hayri mi? Onlar mı söylemişler,
İyi bir adam bul evlen, evlilik çok önemlidir okulu bırak, sonra bir bebek yap, kendini ona ada… Eşinin başarılı olması için elinden geleni yap, o yükselsin, büyüsün, bir başka alemde çok mutlu olsun, senin heyecan, başarı, hareket araman gerekmez, işte mutluluk bu, seni artık evin vazgeçilmez bir eşyası gibi gören adamla, güzel bir ev ve yetişmiş bir oğlan çocuğuyla yaşayacaksın ömrünün sonuna kadar, ben ne yaptım, kimim ben diye kendini sorgulamana gerek yok, evinin kadınısın, kocanın eşisin, oğlunun annesisin, yeter bunlar sana.
         Buna Nihal Hanım ve Hayri Bey karar vermemişse kim vermiş?
         Yandaki, üstteki, alttaki komşular mı bana bu rolleri biçmişler? Amcam mı, teyzem mi, halam mı? dayım mı? Sen mi bana bu rolü biçtin Erkan? Kim? Niçin? Nasıl?
         Yoksa… Ben mi? Kendim mi?
         Orada bir adam var içerde…
         Onunla konuşmak istiyorum. Bana saygı duysun, hayran olsun istiyorum. Beni özlesin, benimle delice sevişsin istiyorum.
         Onunla el ele yürümek, sinemada öpüşmek istiyorum.
         - Bugün ne yaptın? – diye sorsun istiyorum. Ben anlatayım da o da hayret etsin istiyorum.
         Şurada bir adam var yanı başımda, hepsi bu… Sadece var …
         Ben bu rolü istemiyorum. Rolümden vazgeçtiğimi kime söyleyeceğimi bilemiyorum. Bu sahnenin, bu kulisin, bu fuayenin bir sahibi var mı? Yönetmeni ise zaten tanımıyorum.
         İnsan hem oyuncu hem yönetmen olabilir mi bu soruyu sormak aklıma bile gelmiyor. Zaten yanıtını kimin vereceğini bilemiyorum.
         Rolümü bırakmam için ille de bir şeylerin yıkılması, kırılıp dökülmesi mi gerekiyor? İlle de bir hasar mı olmalı?
         Başka sahneler yok mu? Hep aynı sahnede aynı rolü mü oynamalıyız?
         Bu sahneden çıkmak istiyorum. Seyirciler memnun, bırakmıyorlar. Alkışlar, alkışlar… Siz bu role ne kadar yakışıyorsunuz, yo asla başka oyunlara heves etmeyin, siz busunuz işte, bu… Ve ne kadar da başarılısınız. Ya başarılı olamazsanız öteki sahnelerde? Vazgeçin canım, bakın herkes nasıl da size gıpta ediyor.
         Ne olur başarılı olamazsam? Kim kara verecek benim başarılı olup olmadığıma?

        * Evlilik… Neden evliliğe bu gözle bakıyor kadınlar? Neden baştan kendi kurallarını koymuyorlar ortaya? Başta nasıl davransalar, bu böyle yürüyecek öyle belli ki...
         Düşünüyorum da benim de hiç farkım yok. Ben de katlanıyorum, ben de kim koymuşsa bu kuralları, evliliğin kıskacına girdim. Ben de Erkan yolunda ilerlerken, onu izliyorum, rahat olması için elimden geleni yapıyorum. Bugüne dek kendimi hiç düşünmeden yaşadım.

        * İnsanın hayatında onun yerine karar verecek birisi olmayınca gerçek gücü ortaya çıkar.

        * Mutlu son yoktur, çünkü son yoktur… Ama mutlu an vardır.

        * Sevgimin bittiği an Ali de bitmiş olacak. Sevgi için yaşayacağım, özgür olacağım, istemediğim hiçbir şeyi yapmayacağım. Evet yapmayacağım.
         Ne derler o zaman? Bencil mi? Desinler. Ben bencil olacağım. Bencil olmamak için yaşam boyu özveride bulunmak, hep kendinden vermek, onlar ne istiyorsa, öyle yaşamak gerekiyorsa… Yo hayır ben bencil olacağım.

* Düşünsel açıdan yaşlanmamak dileğiyle..

Okuduğum tarih: 27 Haziran 2003    
                                                             
 Yazarı: Duygu ASENA

Yayın Hakları: Doğan Kitapçılık A.Ş
-         1.Baskı / Mayıs 2001
-         5.Baskı / Mayıs 2001
-         6.Baskı
Türü: Roman     /        - 274 sayfa

Duygu Asena’dan İLK SÖZ,
         Bu roman internette yazıldı. Kelimenin tam anlamıyla – yazıldıkça okunan kitap – tı. Yazıldıkça okunan ve okundukça görüş bildirilen roman…
         Günbegün, sayfa sayfa okundu ve düşünceler hemen o an, yazara aktarıldı.
         Muhteşem bir deneyimdi yazar için.
         Düşünebiliyor musunuz, bir kitap yazmışsınız, karşınızda yüzlerce, hatta binlerce kişi, her okuduğu bölümden sonra, başını kitaptan kaldırıyor ve karşısında oturan yazara duygularını aktarıyor… - Bundan sonraki bölümde Berna şunu yapsın, Belgin bunu yapmasın – diye önerilerde bulunuyor. Üstelik, önerilerini gelecek bölümlerde bulma olasılıkları da var…
         İnanılır gibi değil ama gerçek.
         1987yılında Kadının Adı Yoku yazarken bunları yaşayabileceğim aklıma bile gelmezdi…
         Kimin aklına gelebilirdi ki?
         Günbegün kitabın okunacak ve okuyanlarla karşılıklı konuşacaksın, onlardan aldığın eleştiri ve önerilere göre belki de kitabın akışını değiştireceksin… Ne düş ama…
         Kitabın sonunda, gelen mektupların çok küçük bir bölümü var…
         Binlerce mektubun tümünü okudum, çoğunu da yanıtladım.
         Sanıyorum bundan sonra yazacağım romanda (eğer internette yazmayacaksam) onların eksikliğini duyacağım ve kendimi yalnız hissedeceğim. Çünkü öyle bütünleşmiştik ki, ben, okurlar, Berna ve Belgin birbirimizle… - Bu roman hiç bitmesin, Berna ve Belgin de bizimle yaşasın – bile diyorduk … Güzeldi… Evet, şimdi bu romanı elinde tutan kişiye teşekkür ederim, ama yazma aşamasında birlikte olduğumuz
- internet okurları – ma bir başka teşekkür borçluyum. Bana bu keyfi yaşattıkları, bu deneyimi tattırdıkları için…

SON SÖZ –

Belgin ve Berna…
İki kadın…
İki hayat…
Ve bir yolculuk…
Bir iç yolculuk…
Belgin ve Berna toplumun ve erkeklerin dayattığı ahlak anlayışına, tabulara karşı çıkıp özgürlüklerini, kimliklerini arıyorlar…
Ve de aşkı…
Evli ve mutsuz bir kadın olan Belgin ile aşka aşık Berna’nın, benliklerini keşfetme serüvenlerinde her kadın kendinden bir şeyler bulacak…
Duygu Asena bu yeni kitabında, iki kadının ekseninde kadın duygularını, kadın psikolojisini ve sorunlarını her zaman ki duyarlı ve sürükleyici üslubuyla aktarıyor. Bizi kadın – erkek ilişkilerini yeniden düşünmeye çağıran Asena, okurlarına gene çok farklı bir pencere açıyor.
                                 


AŞKIN ÖMRÜ EVDE UZAR

Boş bir kitap. Ne konusu belli ne amacı. Okurken oradan oraya sürükleniyorsun ama içi kof. Bu kadar kötü bulduğum bir kitabı okumaya neden mi devam ettim? Belki bir sonraki sayfada amacını bulabilirim diye… İşte kitaptan bana kalan birkaç cümle! Sadece o kadar… Gerçi güzel bir cümle bile okunmaya değer kılabilir her kitabı.

Kitaptan Alıntılar,

        * Hayat bir TV yarışmaları dizisi. Önce – Fırsat Bu Fırsat – sonra – Çarkıfelek -,  her şey yolunda giderse de – Ağırlığınca Altın -

        * Canada Dry: Bira renginde, bira tadında, bira gibi köpüklü, alkolsüz bir içecek markası.
       
        * Aynanın karşısında gözlerimi açtım ve onlara: - Altınız torbalanmış, sıkı bir ütüye ihtiyacınız var! – dedim.

        * Aşkımız bir bardak musluk suyuna atılan bir ilaç tableti gibi erimişti.

        * Sıkılmadan 10 dakika sessiz durabiliyorsan, kızdan hoşlandığın içindir. 1 saat durabiliyorsan aşık oldun içindir, 10 yıl kalabiliyorsan evli oldun içindir.

 Okuduğum tarih: Temmuz 2003 / Antalya


Yazarı: Frederic BEIGBEDER
Türkçeye Çeviren: Renan AKMAN
Orijinal Adı: Memoriesd ' un jeune homme
Yayın Hakları: Doğan Kitap
-         1.Baskı / Mayıs 2002
-         3.Baskı / Mayıs 2002             - 2000 adet –
-         108 sayfa

SON SÖZ –

         - Aşkı öldüren sifon sesleri değildir. Ateşli rüyalarımızı iklimlendirilmiş kabuslara dönüştüren can sıkıntısı korkusudur. Aslında sifon sesleri bu sıkıntıyı geçirir, tıpkı kızarmış ekmek kokuları, eski tatil fotoğrafları, komodinin üzerinde unutulmuş bilezikler ve ceketinin cebinde bulduğunda insanın gözlerini yaşartan aptal bir not gibi. Gündelik yaşamın en iyi ilacı, tüm akışkanlığı içinde gündelik yaşam kültüdür.-
         - İnsanlar birlikte yaşamaktan tek bir nedenle çekinirler. Bu korku, içinde bir başkasını gizler. Tekeşlilik korkusunu. Erkekler yaşam boyu aynı kadınla kalabileceklerini bir türlü kabul edemezler. Çözüm basittir: aynı kadının hem anaç hem orospu, hem vamp hem lolita, hem seks bombası hem ürkek bakire, hem hemşire hem hasta olması. –
         - Hayatınızın kadınının özellikleri saymakla bitmiyorsa, neden başka yere gidesiniz ki? O zaman günlük yaşamınız her günkü hayat olmaktan çıkacaktır. –
         - Sevgili Türk okurları, bu kitaba karşı hoşgörülü olun. Bu benim ilk romanım, sinir bozucu kusurlarla dolu, çalkalanan, her anlamda dans eden, sevimli, masum, kasıntı, içinde neşeli bir umutsuzluk taşıyan bir kitap. Genç ve salakken nasılsam öyle yani.
                                                        Frederic Beıgbeder 

Keyifli okumalar:)