Sevdalinka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevdalinka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2012 Cuma

Ayşe Kulin Kitapları * Eskiden Okuduklarım -9-

*** İlk olarak 13 Temmuz'a kadar hepinizi çekilişime bekliyorum:)))


Bir zamanlar Ayşe Kulin'in kitaplarını büyük bir okuma iştahıyla takip ederdim. Fark ettim de uzun zaman olmuş okumayalı.


Adı Aylin kitabını daha not tutmaya başlamadığım çok uzun yıllar önce beğenerek okumuştum.
Bir Tatlı Huzur Fotoğraflarla Münir Nurettin Selçuk'un Yaşam Öyküsü kitabı ise kayınpederimin hediyesiydi. Ancak onun notlarını da ajandadan pc'ye henüz geçirmediğimden artık sonra paylaşırım:)









FÜREYA

Yazarı: Ayşe KULİN
Yayın Hakları: Remzi Kitabevi
-         Birinci Basım, Ocak , 2000
-         OnBirinci Basım, Ocak ,2000
-         348 sayfa

*-* Füreya… Uzun, şaşalı, debdebeli, inişli – çıkışlı, Büyükadalı, hastaneli, gezilerle dolu, ödüllerle bezenmiş yaşamında, mutluluğu evliliklerinde bulamamış, her şeyin üstesinden gelmiş, güngörmüş bir cumhuriyet kadınının hayatı. 

Kitaptan Alıntılar,

* - … Sizlerin topraklarımızdan dişinizle tırnağınızla söküp attığınız İngiliz askerleri, Fransız askerleri ve daha nice yabancı askerler, tören elbiseleri içinde sıraya girmiş, silahlarının namlularını ve bayraklarını aşağıya eğmiş, ağır ağır ilerliyorlardı… Müze’nin önünde bekleyen sefirlerin, yabancı generallerin arasında yaşlı biri dikkatimi çekti.  Atatürk’ün tabutu önünden geçerken, elindeki mareşallik asasını kaldırarak, onu askerce selamladı. Gözlerinde yaşlar vardı. Kim bu yaşlı asker? diye sordum, Kılıç’a. Çanakkale’de Atatürk’ün karşısında savaşmış, yenik düşmüş ve ayağının birini o savaşta kaybetmiş olan İngiliz Marşeali Birdwood’muş, meğer… -

* Füreya Gölge Oyunu adlı filmde rol almış (Şener Şen)

* İbrahim Ergin, Cevat Şakir’in (Füreya’nın dayısı) bazı cümlelerini kendince sıralayıp, şiir haline getirmiş ve – Halikarnas Balıkçısı’ndan Şiirler – başlığıyla yayınlamıştır.

                                  Okuduğum tarih: 13 Ekim 2003

ARKA KAPAK –


Füreya Koral yaşama 26 Ağustos 1997’de, Osmanoğlu Kliniğinde veda etti.
         Cenazesi 28 Ağustos’ta Dolmabahçe’deki Bezm-i Alem Valide Sultan Camii’nde kılınan öğle namazından sonra, Dolmabahçe rıhtımına yanaşan bir motora konarak Büyükada’ya götürüldü ve büyükbabası Şakir Paşa’nın yaptırdığı Müslüman Mezarlığı’ndaki aile kabrinde toprağa verildi.
         O şimdi, yaşama başladığı yerde, Büyükada’nın çamları altında, Cumhuriyet devrinin ilk kadın seramikçisi olmanın ve kendinden beklenildiği gibi, sanat dalında ülkesine çok şey vermenin gururu içinde uyuyor.



GECE SESLERİ

Yazarı: Ayşe KULİN
Yayın Hakları: Remzi Kitabevi A.Ş.
-         Birinci Basım: Temmuz, 2004
-         İkinci Basım: Eylül, 2004
-         256 sayfa

Kitaptan Alıntı,

* Ekonomi sınavlarında, hocaların sınav soruları hala yirmi yıl öncesinin aynıydı, ne var ki soruların yanıtları değişmişti yıllar içinde. Her şey değişmişti. Dünya değişmişti yılların içinde. Berlin Duvarı yıkılmış, Rusya’da sistem çökmüş, soğuk savaş sona ermişti.

                                   Okuduğum tarih: 22 Aralık 2004

YAPITLARI –
* Güneşe Dön Yüzünü (Öykü), 1984
   (Kırık Bebek adıyla senaryolaştırdığı ‘Gülizar’ adlı öyküsüyle Kültür Bakanlığı Ödülü)
* Bir Tatlı Huzur (Yaşamöyküsü), 1996
* Foto Sabah Resimleri (Öykü), 1996
   (Haldun Taner Öykü Ödülü ve Sait Faik Hikaye Armağanı)
* Adı: Aylin (Biyografik Roman), 1997
   ( İ.Ü. İletişim Fakültesi tarafından yılın yazarı)
* Geniş Zamanlar (Öykü), 1998
* Sevdalinka (Roman),1999
   ( İ.Ü. İletişim Fakültesi tarafından yılın yazarı)
* Füreya (Biyografik Roman), 2000
* Köprü (Roman), 2001
* İçimde Kızıl Bir Gül Gibi… (Anı), 2002
* Babama (Şiir), 2002
* Nefes Nefese (Roman), 2003
* Kardelenler (Araştırma), 2004
   (Bu kitabın telif hakları geliri, ‘Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları’ projesine bağışlanmıştır.)
* Gece Sesleri (Roman), 2004

ARKA KAPAK –

Dört kuşağı içine alan anne-kız ilişkileri, aile içi çatışmalar, sık tekrarlanan askeri darbelerin değişik kuşaklar üzerindeki izleri… Geçmiş araştırılırken ortaya çıkan sırlar, ertelenmiş, söylenmemiş sevgi sözleri, dolayısıyla pişmanlıklar…
Kulin, Egeli büyük bir ailenin, 40’lı yıllardan başlayarak günümüze kadar gelen öyküsünü anlatıyor.


SEVDALİNKA

Yazarı: Ayşe KULİN
Yayın Hakları: Remzi Kitabevi A.Ş.
-         1.Basım / Şubat, 1999
-         13.Basım / Mart, 1999
Türü: Roman     /        - 307 sayfa 

Sürükleyici bir kitap. Bazı bölümlerde Boşnaklara uygulanan vahşet öyle bir gözler önüne konmuş ki tüylerim diken diken olmuş bir vaziyette okudum. Diğer tüm ülkelerin böyle bir kıyıma seyirci kalmasına hayret ediyor insan. Gerçek olmamasını, sadece bir kurgu olmasını diliyor insan. Ama ne acı ki gerçek!

Kitaptan Alıntılar,

* Sevdalinka: Sevda şarkıları

* Bir yanardağ, sadece kendi yüreğinde patlayıp sönmüştü ve söndüğünde külleri sadece onun gönlünü mezara çevirmişti.

* Güç ve para, süsler, mücevherler, zengin giysiler, ağır yemekler insanı ruhundan, tanrısından koparıp şeytanın mekanına çeker. Dünya nimetleri şeytan işidir. Allah’a yakın olmak istiyorsan, sakin ve sade ol.

*  Ah, gamlı kış güneşi, aydınlığın                    
            Bütün suçlarını kalbimde taşırım
            Görerek, ah görerek, bilerek bir yığın
                     Karanlık gündüzün üstünde yaşarım
                                      C.A. Kansu

          Okuduğum tarih: 02 Temmuz 2003

Ayşe Kulinden İLK SÖZ,

         Bu kitap, Osmanlı öncesinde dini nedenlerle Haçlı Orduları tarafından, 1. ve 2. Dünya Savaşları sonrasında ve 1992 savaşında ise Sırplar ve Hırvatlar tarafından sürekli soykırıma tabi tutulan ama asla yok edilemeyen Boşnak halkının acılarını, Türk halkına biraz olsun tanıtabilmek amacıyla yazıldı.
         Roman, savaş öncesinde Tito’nun kurduğu altı federe devletten oluşan Yugoslavya Federatif Cumhuriyeti’nde, aşırı milliyetçiliği azdırarak savaşı tırmandıran ve sonuçta Yugoslavya’yı alevler içinde bırakan günleri anlatıyor, savaşın ilk üç yılında yaşananları okura aktarıyor.
         Kitapta yazılan olaylar belgesel nitelikli, tarihi ve siyasi kişilerin dışındaki karakterler kurgudur.

ARKA KAPAK –

Postane binasının yanı sıra, Milli Tiyatro, Hukuk Fakültesi ve civardaki binalarda yanıyor, yeni patlamalarla bu ateş dansına eşlik ediyorlardı. Rüzgarda uçuşan kızıl saçlar gibi savrulan alevleriyle har har yanıyorlardı. Yandıkça, kırmızı bir fona çizilmiş, simsiyah iskeletlere dönüşüyorlardı.
Nimeta, taş kesilmiş, geçmişini seyrediyordu alazların ötesinde. Çocukluğu, gençliği, anıları, sevinçleri, kederleri incelip uzayarak, bükülerek alevlerin arasında göğe yükseliyor, Saraybosna külleriyle birlikte sağa sola savruluyordu.
Bosnalı bir gazeteci olan Nimeta, dünya tarihinin en acımasız soykırımlarından birinin yaşandığı Bosna savaşının ortasında kendisi ve ailesi için yaşam mücadelesi verirken, içinde kıyasıya süren bambaşka bir savaşla da baş etmek zorundaydı…


GENİŞ ZAMANLAR

Yazarı: Ayşe KULİN
Yayın Hakları: Remzi Kitabevi
-         Birinci Basın: Nisan, 1998
-         Üçüncü Basım, Nisan 1998
-         134 sayfa

Kitapta dört ayrı bölüm var. Bence ilk bölüm üzerine yazılsaydı kitap daha güzel olurdu. Diğer üç bölüm pek sıradan geldi bana. Ama Ayşe Kulin’in anlatımının hakkını yememek lazım. Çok güzel bir anlatımı, ayrı bir havası var dilinin. Ayşe Kulin’in kitaplarını okumak – bundan olsa gerek – insanı sürüklüyor.

Okuduğum tarih: 12 Kasım 2003   

ARKA KAPAK –

‘İtiraf etmek istediğin başka yalanların da var mı?’ diye sordu Ahmet.
Sesimin titremesine engel olmaya çalışarak ‘ Ben sana hiç yalan söylemedim,’ dedim.
‘Ablanın ablan, yeğeninin yeğenin, evinin de asıl evin olmadığını şimdi öğreniyorum ve sen bana, - Sana yalan söylemedim, - diyebiliyorsun.’
‘Orası benim evimdi, ben orada büyüdüm,’ dedim. Sesim zar zor duyuluyordu.
İçimde giderek büyüyen bir canavar vardı. Canımı acıtan canavar, sanki birden göğsümden fırlayıp pat diye kucağıma düşecekti. Öyle derdi o, yani ablam, ‘Yalan giderek büyüyen bir canavara dönüşür, dallanır budaklanır içinden taşar… Sakın yalan söyleme.’


NEFES NEFESE

Yazarı: Ayşe KULİN
Yayın Hakları: Remzi Kitabevi
-         1.Basım: Aralık, 2002 (25.000 adet)
-         358 sayfa

Anlatımı sade ve sürükleyici. Okumaktan zevk aldım. Her satırı yaşadım adeta. 

 Kitaptan Alıntılar,

*       Siz uyursunuz bütün gece
         ben bir ilmek daha atarım
         gecelerden gecelere…
                                                        Tekin Gönenç

* Biz Türklerin Yahudilere el uzatmamız 15. yy.a dayanır. 1942’de İspanya Kralı Ferdinand’ın mallarına ve paralarına el koyarak ülke dışına sürdüğü Yahudileri azmanın Osmanlı Sultanı kendi topraklarına çağırmış. Onlara din, dil ve ticaret serbestisi tanımış, yerleşmeleri için mahalleler tahsis etmiş.

        * Bir Urfamız vardı mesela, yüzyıllar öncesinde hem Hrıstiyanlığın  hem de İslamın yeşerdiği bir şehirdi.
        
        * Hangi sene kötü değil ki. Sen iyi sene bekleyecek olursan, hayatın beklemekle geçer…

                                            Okuduğum tarih: 6 Ekim 2003



ARKA KAPAK –

Son Osmanlı paşalarından Fazıl Reşat’ın kızı Selva ile, aşık olduğu Musevi genci Rafael, evlenmelerine karşı çıkan aileleri tarafından dışlanınca Fransa’ya giderler. Ancak burada da huzur bulamayacak, 2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, bu kez de Hitler’in ağına takılacaklardır. Etraflarını saran Nazi çemberi gitgide daralırken, her an tutuklanıp kamplara yollanma korkusuyla yaşamaktadırlar…
İşte tam o yıllarda Türkiye, savaşın ateşine bulaşmadan, Almanlarla Müttefikler arasında gerili ince bir ipte, bir cambaz maharetiyle yürümeye çalışmaktadır…
Ayşe Kulin bu yeni romanında, hem ülkeyi savaşın ortasından başarıyla geçiren kadronun hem de Selva ile Rafael’in zor aşkının peşine düşerek, İstanbul’dan Marsilya’ya, Ankara’dan Kahire’ye kadar uzanırken, kendi canları pahasına yüzlerce Yahudi’yi Nazi kıyımından kurtaran Türk diplomatlarının kahramanlıklarını da gün ışığına çıkarıyor…
Nefes nefese yazarın diğer yapıtları gibi nefes nefese okuyacağınız, gerçek olaylarla örülmüş bir yakın tarih, aşk ve kaçış romanı…

Teşekkür: Nefes Nefese, hiç kimsenin yaşam öyküsü değildir. Roman 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da görevliyken, Hitler’in pençesine düşen (Türk asıllı olan ve olmayan) pek çok Musevi’yi kurtarmayı başarmış Türk diplomatlarının ve Franzsı Direniş Hareketi’nde görev alan bir Türk gencinin yaşadıklarından esinlenerek yazıldı……..







İÇİMDE KIZIL BİR GÜL GİBİ

Yazarı: Ayşe KULİN
Yayın Hakları: Remzi Kitabevi A.Ş
-         Birinci Basım, Mayıs 2002
-         Beşinci Basım, Temmuz 2002
-   131 sayfa
         Bu kitabın her basımı 5000 adet olarak yapılmaktadır.


İçimdeki Nazım Hikmet sevgisi çok uzun yıllar önce filizlenmişti. İlk olarak eniştem ve ablamın götürdüğü Genco Erkal'ın sahnelediği 'Sevdalı Bulut' oyunu beni çok etkilemişti. Senelerle birlikte şiirlerini su içer gibi okumaya başladım. Genco Erkal'ın sahnelediği Nazım Hikmet eserlerini, Rutkay Aziz'in sahnelediği Memleketimden İnsan Manzaraları'nı ve Benerci Kendini Niçin Öldürdü oyunlarını izledikçe mest olmaya devam ettim:)


Nazım Hikmet için yazdığım dörtlüklerden sadece iki dizeyi paylaşmak istiyorum:)

Kıskandım Hatice Piraye’yi, Verda’yı
İsterdim aşık olduğu kadın olmayı
                            ***
Ayşe Kulin kendi hayatından kesitler sunarken Nazım Hikmet’in şiirleriyle renk katmış kitabına.

Kitaptan Alıntılar,

* en fazla bir yıl sürer
     yirminci asırlarda ölümün acısı.

*  O mavi gözlü, bir devdi.
    Minnacık bir kadın sevdi.
     Kadının hayali minnacık bir evdi,
     bahçesinde ebruliii / hanımeli
     açan bir ev.
     Bir dev gibi seviyordu dev.
     Ve elleri öyle büyük işler için
     hazırlanmıştı ki devin,
     yapamazdı yapısını,
     çalamazdı kapısını
     bahçesinde ebruliii
     hanımeli
açan evin.
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
     Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda,
bahçesinde ebruliii
     hanımeli
     açan eve.
     Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
     Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliii
     hanımeli
     açan ev …

*  Hava kurşun gibi ağır!!
     Bağır bağır bağırıyorum.
     Koşun kurşun eritmeğe çağırıyorum …
     O diyor ki bana:
     - Sen kendi sesinle kül olursun ey!
     Kerem gibi yana yana …

     - Deeeert çok,
     hem dert yok –
     Yüreklerin kulakları sağır …
     Hava kurşun gibi ağır …
     Ben diyorum ki ona:
     - Kül olayım  Kerem gibi yana yana.
     Ben yanmazsam, sen yanmazsan, biz yanmazsak,
     Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa …

     Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır. 
         Bağır bağır bağır
bağırıyorum
         Koşun
         Kurşun eritmeğe çağırıyorum …

    * Sabah buradaysak akşam ordayız.
Günlerin peşinde bir hovardayız.
Bazı mısra gibi dudaklardayız.
         Bazı – kimsin – diye soran bulunmaz.

         Hey anam hey! Yolcu yolunda gerek.
         Bazı altımızda taş toprak döşek,
         Bazı örtünecek yorgan bulunmaz.

    * Onlar ki toprakta karınca,     
         suda balık,
         havada kuş kadar
         çokturlar;
         korkak, cesur, cahil, hakim ve çocukturlar.
         ve kahreden
         yaratan ki onlardır,
         destanımızda yalnız onların maceraları vardır.

* Sevdalinka’yı yazmak için Bosna’ya uçtuğumda …

* (…)
         Ve kadınlar, bizim kadınlarımız;
         korkunç mübarek elleri,
         ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
         anamız, avradımız, yarimiz
         ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
         ve soframızdaki yeri
         öküzümüzden sonra gelen
         ve dağlara kaçırıp uğruna hapis yattığımız,
         ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki,
         ve karasapana koşulan
         ve ağıllarda
         ışıltısında yere saplı bıçakların
         oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar,
         bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
         harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
         aynı yürek ferahlığı,
         aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
         Ve onbeşlik şarapnelin çeliğinde
         ince boyunlu çocuklar uyuyordu
         Ve ayın altında kağnılar
         yürüyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru.
   
    * Mahpuslarda yatırdığımız ve ezeli gurbete mahkum ettiğimiz Nazım, ona vatan haini yaftasını yapıştıran nice vatanperverden çok daha samimi duygularla seviyordu vatanını ve bu derin sevgiyi destanını okuyan her insana bulaştırıyordu.
           
    *  (VERA’NIN UYANIŞI)
         Sabah karanlığında telgraf direkleri, yol.
         Sabah karanlığında aynası parlayan konsol, masa, terlik,
         eşyalar birbirini yeniden görüp tanır.
         Odamızda sabah karanlığı bir yelken gibi aydınlanır.
         Odamızda pırlanta yüzük gibidir mavi serinlik.
         Yıldızlar ağarır odamızda.

         Çok uzakta, gökyüzündeki derenin dibinde ağarır taşlar.
         Başı yastıktadır, olabildiğine geniş kuştüyü yastıktadır başı.
         Elleri ak lale gibi yorganın üstündedir.
         Saçlarında kuşlar ötüşmeye başlar.
         (…)

         açılır yastıkta kocaman gözleri gülümün.
         Dumanlı dağ gölleri gibidir henüz.
         İçlerinden mavi balıklar geçer kıvıltılarla
         diplerinde yeşil çamlar durur
         bakarlar derin dümdüz
         rüyalarımın sonu sabah karanlığına pırıl pırıl vurur aydınlanırım,
         kendi kendimi görüp yeniden tanırım
kıyasıya bahtiyarımdır
azıcık utanırım
ama azıcık.

    *  İskemleler ayakta uyuyor – masa da öyle
         serilmiş yatıyor sırt üstü kilim – yummuş bakışlarını
         ayna uyuyor
         pencerelerin sımsıkı kapalı gözleri
         uyuyor sarkıtmış boşluğa bacaklarını balkon
         karşı damda bacalar uyuyor
         kaldırımda akasyalar da öyle
         bulut uyuyor göğsünde yıldızıyla
         evin içinde dışında uykuda aydınlık
         Uyandın gülüm
         iskemleler uyandı – köşeden köşeye koşuştular – masa da öyle.
         doğrulup oturdu kilim – nakışları açıldı katmer katmer
         ayna seher vakti gölü gibi uyandı
         açtı kocaman mavi gözlerini pencereler
         uyandı balkon – toparladı bacaklarını boşluktan
         tüttü karşı damda bacalar
         kaldırımda akasyalar ötüştü
         bulut uyandı – attı göğsünden yıldızı odamıza
         evin içinde dışında uyandı aydınlık
         doldu saçlarına senin
         dolandı çıplak beline ak ayaklarına senin.

    *  Nazım en güzel aşk şiirlerini, onu, demir parmaklıkların gerisinde 12 yıl bekleyen kızıl saçlı karısı Hatice Piraye’ye yazmıştı:

         Hoş geldin, kadınım benim, hoş geldin.
         Yorulmuşsundur, nasıl etsem de yıkasam ayaklarını,
         ne gül suyum, ne gümüş leğenim var.
         Susamışsındır, buzlu şerbetim yok ki, ikram edeyim.
         Acıkmışsındır, sana beyaz keten örtülü sofralar kuramam
         memleket gibi esir ve yoksuldur odam.
        
         Hoşgeldin, kadınım benim, hoş geldin!
         Ayağını bastın odama
         Kırk yıllık beton çayır çimen şimdi.
         Güldün, güller açıldı penceremin demirlerinde.
         Ağladın, avuçlarıma döküldü inciler;
         gönlüm gibi zengin
         hürriyet gibi aydınlık oldu odam.
         Hoş geldin, kadınım benim, hoş geldin.

    *  Kimbilir belki sevmezdik bu kadar birbirimizi
         uzaktan seyretmeseydik ruhunu birbirimizin.
         Kimbilir felek ayırmasaydı birbirimizden
         Belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize.    
 
    *  Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayale.
         Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle
         ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın, kocaman gözlerin gerçekten var
         ve asi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile…

    *  Karıcığım,
         Hasretliğin on ikinci yılı bu – on ikinci yılı
         Gönül ağzına kadar dolu
         Sen diyorum İstanbul geliyor aklıma
         İstanbul diyorum sen
         Sen şehrim kadar güzelsin
         Şehrim senin kadar acılı.

    *  (…)
         Şapka çıkarmam konuştuğum dile, düşmanıyım asaletin kelimelerde bile.

    *  Memleketim, memleketim, memleketim,
         ne kasketim kaldı senin ora işi,
         ne yollarını taşımış ayakkabım,
         son mintanın da sırtımda paralandı çoktan, Şile bezindendir.
         Sen şimdi yalnız saçımın akında, enfarktında yüreğimin,
         alnımın çizgilerindesin memleketim,
         memleketim, memleketim…

    *  Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz.
         ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
         budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
         Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında.
         (…)
         Yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var.
         Yüzbin elle dokunurum sana, İstanbul’a
         Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
         Yüzbin gözle seyrederim seni, İstanbul’u.
         Yüzbin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

         Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.
         Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında.

    
    * Kapıyı çalıyorum.
         Bu evde ben de senet vereceğim şeytana,
         ben de kanımla imzalarım senedi
         Ne altın istiyorum ondan, ne bilim, ne gençlik.
         Hasretlik cana yetti, pes!
         Beni İstanbul’uma götürsün bir saatlik.

    * Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
         Seyir defterini başkası yazsın.        
         Kubbeli çınarlı mavi bir liman.
         Beni o limana çıkaramazsın…

    * İçimde çalınan ıslık / beni nereye çağırır?
         Memleket mi, yıldızlar mı / gençliğim mi daha uzak?
Nazım Hikmet RAN

    * Nazım’a;
         Gönlüme, gözüme;
         kulağıma ve yüreğime
         bahşettiği güzellikler,
         heyecanlar için
         doğumunun yüzüncü yılında
         binlerce teşekkürle…
                                                        1 Nisan 2002, İstanbul
                                                                  Ayşe Kulin

                                             Okuduğum tarih: 19 Ekim 2003



Ayşe Kulinden İLK SÖZ,

Şiire olan sevgimi ortaokuldaki Türkçe hocam Halis Ergeneli tetiklemiş olabilir. Edebiyatın penceresini bana aralayan ya da kapılarını ardına kadar açan pek çok yazar ve şair adı da sıralayabilirim bir solukta. Ama şiire tutkuyla bağlanmamın ve yaşadığım şehirden başlayarak tüm şehirlere şiir gözüyle bakmamın, sevgide, aşkta, doğada, müzikte, resimde hatta öfkede, kavgada, savaşta ve ölümde bile şiiri aramamın nedeni O’dur.
O, hayatıma, ben on dört yaşındayken girdi, bir yaz akşamı. Bir daha hiç çıkmadı. Onun peşinden koşadururken, - daha başka şiirler, geniş sevdalar için / açıldı nefesim, fikrim, canevim. –
Yoğun duygulara kapıldığımda, aşklara, umutsuzluklara ve gurbete düştüğümde Nazım hep el uzattı bana. Onun şiirlerine tutundum, asıldım, yukarı çektim kendimi. Sevincimi, coşkumu, özlemlerimi de onun mısralarıyla paylaştım. Kızgınken Nazım okudum, aşıkken Nazım okudum, üzgünken Nazım okudum. Kendimi tepeden tırnağa milli hislerle donanmış hissettiğim anlar Kurtuluş Savaşı Destanı’nı okuduğum zamanlardı. Hümanist duyguların zirvesine tırmandığımda onun şiirleri vardı elimde; Anadolu insanıyla, Antepli’yle, Karadenizli’yle, Rumelili’yle özdeşleştiğimde hep gözlerimde onun gözlükleri…
Nazım’ın şiirlerinde insana dair ne aradıysam buldum. Şiirine, tarifsiz bir samimiyetle sinmişti her şeyi ve herkesi kucaklayan, sarmalayan sevecenliği, yüreğinden fışkıran insan sevgisi, vatan sevgisi, doğa sevgisi, hele de İstanbul sevgisi ve hasreti. Şehrimin tüm renkleri özleme batırılmış fırçalarla boyanmış gibidir, İstanbul, mahzundur onun şiirinde.
Bu kitapta yazılanlar ne bilimsel bir çalışmanın ürünü ne de Nazım Hikmet’in şiirlerinin bir eleştirisidir. Burada yazılanlar, ömrü boyunca en yoğun duygularına Nazım’ın mısralarını katarak yaşamış bir kadının, kendine çok şey vermiş, bu şaire ( o şaire adanmış 2002 yılında ) şükran dolu bir selam göndermesidir, onu okurlarıyla paylaşma arzusudur.
                                                                  Ayşe Kulin

ARKA KAPAK –

Ne zaman aşık olsam, - içimde mis kokulu kızıl bir gül gibi dururdu zaman. – Nazım Hikmet – Çünkü ben aşık olmaya biraz da Nazım yüzünden öykünürdüm gençliğimde.

Keyifli okumalar...